Yanıltıcı kelimeler: Almanca–Türkçe
Türkçeden tanıdık gelen ama başka bir anlama gelen 72 kelime. Bu liste alışılmış listelerin tersine kurulmuş: Solda söylemek istediğin şey, yanında bunun Almancası — tuzak ancak ondan sonra geliyor. Bir kelimenin sadece ne olmadığını bilen, konuşmanın ortasında yine ne diyeceğini bilemez.
Evde ve sofrada
Mutfakta, evde, eşyada: ilk haftalarda karşına çıkan çiftler.
| Demek istediğin | Almancası | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| komik (güldüren) | lustig | komisch | tuhaf, garip; bazen de komik |
| Die Milch schmeckt komisch, ist sie noch gut?Sütün tadı tuhaf, hâlâ iyi mi?Güldüren bir şey lustig: ein lustiger Film. komisch gündelik dilde önce „tuhaf“ demektir: Er ist heute so komisch. „Bugün çok tuhaf.“ | |||
| pasta (doğum günü pastası) | die Torte; der Kuchen | die Pasta | makarna (İtalyan usulü) |
| Heute Abend gibt es Pasta mit Tomatensoße.Bu akşam domates soslu makarna var.Kremalı, katlı pastanın adı die Torte, örneğin die Geburtstagstorte. Sade kek ve tepsi pastası der Kuchen. Makarna için gündelik dilde en çok die Nudeln denir. | |||
| kek | der Kuchen | der Keks | bisküvi, kurabiye |
| Zum Tee gibt es Kekse.Çayın yanında bisküvi var.Kelime İngilizceden gelir, ama Almancada küçük, kuru ve çıtır olanı anlatır. Fırında pişen yumuşak kek der Kuchen: ein Stück Kuchen, bir dilim kek. | |||
| tabak (yemek tabağı) | der Teller | der Tabak | tütün |
| Mein Opa kauft seinen Tabak immer im selben Laden.Dedem tütününü hep aynı dükkândan alır.Yazılışı birebir aynı, anlamı bambaşka. Çorba tabağı der tiefe Teller, servis tabağı die Platte. | |||
| kâse | die Schüssel | der Käse | peynir |
| Möchtest du noch ein Stück Käse?Bir parça daha peynir ister misin?İki nokta her şeyi değiştirir: der Käse peynirdir. Çorba ya da salata kâsesi die Schüssel, küçüğü die Schale. | |||
| biber | die Paprika; der Pfeffer | der Biber | kunduz |
| Am Fluss hat ein Biber einen Damm gebaut.Nehrin kıyısında bir kunduz set yapmış.Tesadüf, ama yazılış aynı. Dolmalık biber die Paprika, acı sivri biber die Peperoni, karabiber der Pfeffer. | |||
| armut (meyve) | die Birne | die Armut | yoksulluk |
| In vielen Ländern ist die Armut noch immer groß.Birçok ülkede yoksulluk hâlâ büyük.Yine bir tesadüf: arm „yoksul“ demektir ve die Armut ondan türemiştir. Meyve olan armut die Birne; aynı kelime gündelik dilde ampul anlamına da gelir. | |||
| mama (bebek ya da kedi maması) | der Brei; das Futter | die Mama | anne (çocuk dilinde) |
| Die Mama holt die Kinder um vier vom Kindergarten ab.Anneleri çocukları saat dörtte anaokulundan alıyor.Bebek maması die Babynahrung, lapa hâlinde olanı der Brei. Hayvan maması das Futter: das Katzenfutter, das Hundefutter. | |||
| pil | die Batterie | die Pille | hap; özellikle doğum kontrol hapı |
| Sie nimmt seit zwei Jahren die Pille.İki yıldır doğum kontrol hapı kullanıyor.Kumandaya ya da saate takılan pil die Batterie; telefonun şarj edilen bataryası der Akku. İlaç hapı için çoğunlukla die Tablette denir. | |||
| priz | die Steckdose | die Prise | tutam (bir tutam tuz) |
| Zum Schluss kommt eine Prise Salz dazu.En sonunda bir tutam tuz eklenir.İkisi de aynı Fransızca kelimeden gelir; Türkçe duvardaki prizi, Almanca mutfaktaki tutamı almış. Priz die Steckdose, fiş der Stecker. | |||
| klavye | die Tastatur | das Klavier | piyano |
| Meine Tochter spielt seit drei Jahren Klavier.Kızım üç yıldır piyano çalıyor.İkisi de Fransızca „clavier“ kelimesinden gelir; Almanca müzik aletini, Türkçe bilgisayarın tuş takımını almış. Tek bir tuş die Taste. | |||
| tablet (bilgisayar) | das Tablet | das Tablett | tepsi |
| Der Kellner bringt die Gläser auf einem Tablett.Garson bardakları bir tepside getiriyor.Tek bir harf: das Tabletbilgisayardas Tabletttepsi Söylenişleri de farklı: Tabletİngilizcedeki gibiTablettvurgusu sonda İlaç tableti ise die Tablette. | |||
| kumanda (televizyon kumandası) | die Fernbedienung | das Kommando | komut, emir |
| Der Hund setzt sich auf Kommando.Köpek komut verilince oturuyor.Televizyon kumandası die Fernbedienung, yani „uzaktan kullanma“. | |||
| klima (cihaz) | die Klimaanlage | das Klima | iklim |
| Das Klima in Norddeutschland ist mild und feucht.Kuzey Almanya'nın iklimi ılıman ve nemlidir.Cihazın adı die Klimaanlage. Arabada da öyle: Mach bitte die Klimaanlage an. | |||
| salon (evdeki oturma odası) | das Wohnzimmer | der Salon | kuaför ya da güzellik salonu; eski evlerde büyük misafir odası |
| Sie arbeitet in einem Salon in der Innenstadt.Şehir merkezinde bir güzellik salonunda çalışıyor.Evdeki salon das Wohnzimmer. Spor salonu da başka: okulunki die Turnhalle, üyelikle girilen das Fitnessstudio. Düğün salonu der Festsaal. | |||
| hol (evin girişi) | der Flur | die Halle | büyük salon, hangar; spor salonu |
| Das Konzert findet in einer großen Halle statt.Konser büyük bir salonda yapılıyor.Dairedeki hol ya da koridor der Flur; bazı bölgelerde die Diele. die Halle büyük ve yüksek bir yapıdır: die Bahnhofshalle, die Sporthalle. | |||
| apartman | das Mehrfamilienhaus | das Apartment | küçük daire (çoğu zaman tek odalı) |
| Er wohnt allein in einem kleinen Apartment.Küçük bir dairede tek başına oturuyor.İçinde birçok dairenin bulunduğu bina das Mehrfamilienhaus ya da das Wohnhaus. Oturduğun daire die Wohnung: Ich wohne in einer Wohnung im dritten Stock. | |||
| gardırop | der Kleiderschrank | die Garderobe | vestiyer; kapı girişindeki askılık |
| Die Mäntel kannst du an der Garderobe aufhängen.Paltoları vestiyere asabilirsin.Yatak odasındaki elbise dolabı der Kleiderschrank. die Garderobe tiyatroda ya da evin girişinde montların bırakıldığı yerdir. | |||
| komodin | der Nachttisch | die Kommode | şifonyer, çekmeceli dolap |
| Die Socken liegen in der obersten Schublade der Kommode.Çoraplar şifonyerin en üst çekmecesinde.Yatağın yanındaki küçük dolap der Nachttisch, yani „gece masası“. die Kommode bel hizasında, geniş, çekmeceli bir mobilyadır. | |||
| kombi (ısıtma cihazı) | die Gastherme | der Kombi | geniş bagajlı araba, station vagon |
| Mit dem Kombi passen alle Koffer in den Kofferraum.Station vagonla bütün bavullar bagaja sığıyor.Evi ısıtan ve sıcak su veren cihaz die Gastherme; teknik dilde die Kombitherme. Arıza olunca ev sahibine şöyle yazarsın: Die Heizung funktioniert nicht. | |||
| bot (ayakkabı) | der Stiefel | das Boot | tekne, kayık |
| Am Wochenende fahren wir mit dem Boot über den See.Hafta sonu tekneyle gölün karşı kıyısına geçiyoruz.Türkçede bot hem kayık hem de bilekli ayakkabıdır; Almancada das Boot yalnızca teknedir. Ayakkabı olan bot der Stiefel, kısa olanı die Stiefelette. | |||
| mayo | der Badeanzug; die Badehose | die Mayo | mayonez (konuşma dilinde) |
| Ich nehme die Pommes mit Mayo, bitte.Patates kızartmasını mayonezle alayım.Kadın mayosu der Badeanzug, iki parça olanı der Bikini, erkek mayosu die Badehose. die Mayo, die Mayonnaise kelimesinin kısaltmasıdır. | |||
| sigara | die Zigarette | die Zigarre | puro |
| Nach dem Essen raucht er gern eine Zigarre.Yemekten sonra bir puro içmeyi sever.Sigara die Zigarette. „Sigara içmek“ ise rauchen: Ich rauche nicht. Burada „içmek“ fiili, yani trinken, kullanılmaz. | |||
Çarşıda, yolda, doktorda
Alışverişte, arabada, trende ve muayenede yanıltan kelimeler.
| Demek istediğin | Almancası | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| market | der Supermarkt | der Markt | açık hava pazarı, pazar yeri |
| Samstags kaufe ich Obst und Gemüse auf dem Markt.Cumartesileri meyveyi sebzeyi pazardan alıyorum.Türkçedeki market der Supermarkt, küçük olanı der Laden. Edat da değişir: pazara auf den Markt gidilir, markete in den Supermarkt. | |||
| şans (talih) | das Glück | die Chance | fırsat, imkân |
| Das ist deine Chance, zeig, was du kannst!Bu senin fırsatın, neler yapabildiğini göster!Talih anlamındaki şans das Glück: Ich hatte Glück. „Şanslıydım.“ Birine şans dilerken de Viel Glück! denir. die Chance ise bir fırsattır: eine zweite Chance. | |||
| randevu (doktor, resmî daire) | der Termin | das Rendezvous | romantik buluşma |
| Sie hatten ihr erstes Rendezvous in einem Café.İlk buluşmaları bir kafedeydi.Doktorda, kuaförde ya da Yabancılar Dairesinde alınan randevu der Termin: Ich möchte einen Termin vereinbaren. das Rendezvous sevgililerin buluşmasıdır ve bugün biraz eski moda duyulur; gençler das Date der. | |||
| köşk | die Villa | der Kiosk | büfe, gazete bayii |
| Am Kiosk kaufe ich jeden Morgen eine Zeitung.Her sabah büfeden bir gazete alıyorum.Kelime Türkçedeki köşkten gelir, Fransızca üzerinden; ama Almancada sokaktaki küçük satış yeridir. Bahçeli, büyük bir konak die Villa. | |||
| menü (yemek listesi) | die Speisekarte | das Menü | fiks menü: birkaç yemekten oluşan sabit öğün |
| Mittags gibt es ein Menü mit Suppe, Hauptgericht und Dessert.Öğlen çorba, ana yemek ve tatlıdan oluşan bir fiks menü var.Garsondan yemek listesini isterken Die Speisekarte, bitte. dersin; içecek listesi die Getränkekarte. Bilgisayardaki menü ise gerçekten das Menü. | |||
| mağaza | das Geschäft; der Laden | das Magazin | dergi |
| Sie liest jede Woche ein Magazin über Autos.Her hafta otomobillerle ilgili bir dergi okuyor.Mağaza das Geschäft ya da der Laden; çok katlı olanı das Kaufhaus. İki kelime de aynı Arapça kökten gelir, ama Almancada das Magazin çoğunlukla dergidir. | |||
| tabela | das Schild | die Tabelle | tablo, çizelge |
| In der Tabelle siehst du alle Termine auf einen Blick.Tabloda bütün randevuları bir bakışta görürsün.Dükkânın üstündeki tabela ya da yol levhası das Schild: das Straßenschild, das Firmenschild. die Tabelle satırlı ve sütunlu bir çizelgedir; futbolda puan durumu da böyle adlandırılır. | |||
| istasyon (tren istasyonu) | der Bahnhof | die Station | hastanede servis, kat; bir yolculuktaki durak |
| Nach der Operation lag er eine Woche auf der Station.Ameliyattan sonra bir hafta serviste yattı.Tren istasyonu der Bahnhof, ana istasyon der Hauptbahnhof. Otobüs ya da tramvay durağı die Haltestelle. die Station en çok hastanede karşına çıkar: die Kinderstation, çocuk servisi. | |||
| direksiyon | das Lenkrad | die Direktion | müdürlük, yönetim |
| Die Beschwerde wurde an die Direktion des Hotels weitergeleitet.Şikâyet otel yönetimine iletildi.İki kelime de Fransızca „direction“ kelimesinden gelir; Almanca „yönetim“ anlamını almış. Arabadaki direksiyon das Lenkrad, direksiyon sınavı ise die Fahrprüfung. | |||
| tampon (arabanın tamponu) | die Stoßstange | der Tampon | hijyenik tampon |
| In ihrer Handtasche hat sie immer einen Tampon dabei.Çantasında hep bir tampon bulunur.Arabanın önündeki ve arkasındaki tampon die Stoßstange, yani „çarpma çubuğu“. Kaza tutanağında da bu kelime geçer. | |||
| kontak (arabanın kontağı) | die Zündung | der Kontakt | temas, bağlantı, iletişim |
| Nach dem Umzug haben wir den Kontakt verloren.Taşındıktan sonra bağlantımız koptu.Kontağı açmak die Zündung einschalten, kontak anahtarı der Zündschlüssel. Elektrikteki temas noktası gerçekten der Kontakt; kelime yalnızca arabada yanlış. | |||
| karavan | der Wohnwagen; das Wohnmobil | die Karawane | kervan (develerle) |
| Die Karawane zog tagelang durch die Wüste.Kervan günlerce çölü geçti.Arabanın arkasına takılan karavan der Wohnwagen, motorlu olanı das Wohnmobil. Türkçedeki kervan ve karavan da aynı kökten gelir. | |||
| prospektüs (ilacın içindeki) | der Beipackzettel | der Prospekt | reklam broşürü, katalog |
| Im Briefkasten lag wieder ein Prospekt vom Supermarkt.Posta kutusunda yine süpermarketin broşürü vardı.İlacın kullanma talimatı der Beipackzettel ya da die Packungsbeilage. Eczanede şu cümleyi duyarsın: Lesen Sie die Packungsbeilage. | |||
İşte, okulda, resmî dairede
Bir dilekçede, bir iş görüşmesinde ya da okulda yanlış anlaşılanlar.
| Demek istediğin | Almancası | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| form (doldurulan belge) | das Formular | die Form | biçim, şekil; kek kalıbı |
| Den Teig in eine gefettete Form geben.Hamuru yağlanmış bir kalıba dök.Resmî dairede doldurduğun form das Formular: ein Formular ausfüllen. „Formda olmak“ ise yine die Form: Sie ist gut in Form. | |||
| şef (mutfakta) | der Koch; der Küchenchef | der Chef | iş yerindeki amir, müdür |
| Ich muss meinen Chef fragen, ob ich früher gehen darf.Erken çıkıp çıkamayacağımı müdürüme sormam lazım.Mutfaktaki şef der Koch, başaşçı olarak der Küchenchef. der Chef tek başına iş yerindeki amirindir; kadınsa die Chefin. | |||
| patron (iş yerinde) | der Chef | die Patrone | kartuş; fişek |
| Der Drucker braucht eine neue Patrone.Yazıcıya yeni kartuş lazım.İş yerindeki patron der Chef, şirketin sahibi der Inhaber ya da die Inhaberin. | |||
| eleman (çalışan) | der Mitarbeiter | das Element | öğe, unsur, element |
| Feuer, Wasser, Erde und Luft galten früher als die vier Elemente.Ateş, su, toprak ve hava eskiden dört element sayılırdı.İlanlardaki „eleman aranıyor“ Almancada Mitarbeiter gesucht. Tek bir çalışan der Mitarbeiter, die Mitarbeiterin. | |||
| branş (uzmanlık alanı) | das Fach; das Fachgebiet | die Branche | sektör, iş kolu |
| In welcher Branche arbeitest du?Hangi sektörde çalışıyorsun?Öğretmenin branşı das Fach: Sie unterrichtet Mathe und Physik. Doktorun branşı das Fachgebiet ya da die Fachrichtung. | |||
| sendika | die Gewerkschaft | das Syndikat | suç örgütü, şebeke; kartel |
| Die Polizei hat ein internationales Syndikat zerschlagen.Polis uluslararası bir suç şebekesini çökertti.İşçi sendikası die Gewerkschaft, grev der Streik. | |||
| rapor (doktor raporu) | die Krankmeldung | der Rapport | askerî ya da resmî durum raporu |
| Der Wachmann musste jeden Abend einen Rapport abgeben.Bekçi her akşam bir durum raporu vermek zorundaydı.Hastalandığında doktor seni krankschreiben eder ve bir belge verir: die Arbeitsunfähigkeitsbescheinigung, kısaca die AU. İşverene haber vermek die Krankmeldung. „Rapor aldım“ demek için: Ich bin krankgeschrieben. Yazılı bir rapor genel olarak der Bericht. | |||
| termin (teslim süresi) | die Frist | der Termin | randevu; kararlaştırılmış tarih |
| Ich habe morgen um neun einen Termin beim Zahnarzt.Yarın saat dokuzda dişçide randevum var.Bir işin bitmesi gereken süre die Frist: Die Frist endet am Freitag. Ticarette teslim tarihi der Liefertermin: bu birleşik kelimede Türkçedeki anlama yaklaşır. | |||
| ajanda | der Terminkalender | die Agenda | gündem |
| Der nächste Punkt auf der Agenda ist das Budget.Gündemdeki bir sonraki madde bütçe.Randevuların yazıldığı defter der Terminkalender ya da kısaca der Kalender. Toplantı gündemi için die Tagesordnung da denir. | |||
| konferans (bir konuşmacının verdiği) | der Vortrag | die Konferenz | toplantı, kurul toplantısı; kongre |
| Die Lehrer haben heute Nachmittag Konferenz.Öğretmenlerin bugün öğleden sonra kurul toplantısı var.Bir uzmanın dinleyicilere yaptığı konuşma der Vortrag: einen Vortrag halten, konferans vermek. | |||
| kompozisyon (okulda yazılan) | der Aufsatz | die Komposition | beste, müzik eseri; bileşim |
| Die Komposition stammt von einem jungen Pianisten.Beste genç bir piyaniste ait.Okulda yazılan kompozisyon der Aufsatz: einen Aufsatz schreiben. | |||
| diploma (okul diploması) | das Zeugnis | das Diplom | eski sistemde üniversite diploması ya da derecesi |
| Nach dem Studium bekam sie ihr Diplom als Ingenieurin.Üniversiteden sonra mühendislik diplomasını aldı.Okulun verdiği belge das Zeugnis; lise bitirme belgesi das Abiturzeugnis. Yurt dışında alınan bir diplomanın tanınması die Anerkennung diye geçer. | |||
| lisans (üniversite derecesi) | der Bachelor | die Lizenz | ruhsat, kullanım izni |
| Für das Programm brauchst du eine Lizenz.Bu program için bir kullanım iznine ihtiyacın var.Dört yıllık üniversite derecesi der Bachelor, yüksek lisans der Master. die Lizenz bir izin belgesidir. | |||
| burs | das Stipendium | die Börse | borsa |
| Die Firma ist seit letztem Jahr an der Börse.Şirket geçen yıldan beri borsada.Burs das Stipendium; devletin öğrencilere verdiği destek das BAföG. İki kelime de Latincede „para kesesi“ anlamına gelen aynı kelimeden türemiştir. | |||
| kolej (özel okul) | die Privatschule | das Kolleg | yetişkinlerin liseyi bitirdiği okul |
| Mit dreißig hat sie am Kolleg das Abitur nachgeholt.Otuz yaşında yetişkinler için açılan okulda liseyi tamamladı.Türkiye'deki kolej, yani özel okul, die Privatschule. das Kolleg meslek hayatına girmiş yetişkinlerin gündüz okuyarak das Abitur aldığı okuldur. | |||
| reklam | die Werbung | die Reklamation | şikâyet; kusurlu bir mal için itiraz |
| Für eine Reklamation brauchst du den Kassenbon.Şikâyet için kasa fişine ihtiyacın var.Reklam die Werbung: Im Fernsehen kommt zu viel Werbung. Eski moda die Reklame de aynı anlamdadır. reklamieren ise bir malı kusurlu diye geri götürmektir. | |||
| servis (okul ya da işçi servisi) | der Schulbus; der Werksbus | der Service | hizmet; müşteri hizmetleri |
| Der Service in diesem Restaurant ist sehr freundlich.Bu restoranda hizmet çok güler yüzlü.Okul servisi der Schulbus, fabrika servisi der Werksbus. Arabayı servise götürmek de başka: das Auto zur Inspektion bringen. | |||
| komisyon (emlakçının aldığı ücret) | die Provision | die Kommission | komisyon (kurul, heyet) |
| Eine Kommission soll den Unfall untersuchen.Kazayı bir komisyon inceleyecek.Emlakçıya ya da aracıya ödenen ücret die Provision; ilanlardaki provisionsfrei „komisyonsuz“ demektir. Türkçede komisyon iki anlamı da taşır, Almancada iki ayrı kelime vardır. | |||
| depozito (kira için) | die Kaution | das Depot | depo; otobüs ya da tramvay garajı |
| Die Busse stehen nachts im Depot.Otobüsler geceleri garajda duruyor.Kira sözleşmesindeki depozito die Kaution; yasaya göre en fazla üç aylık kira (yan giderler hariç) kadar olabilir. Şişe depozitosu ise das Pfand. | |||
Neredeyse doğru
Almancada var olan, ama tam olarak senin kastettiğini söylemeyen kelimeler.
| Demek istediğin | Almancası | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| not (kâğıda yazılan) | die Notiz | die Note | okul notu; müzik notası; banknot |
| In Mathe habe ich eine Zwei bekommen, das ist eine gute Note.Matematikten iki aldım, bu iyi bir not.Kendine kısa bir not yazıyorsan die Notiz: Ich mache mir eine Notiz. Okul notu gerçekten die Note; ama Almanya'da 1 en iyi, 6 en kötü nottur. | |||
| doktor (hekim) | der Arzt; die Ärztin | der Doktor | doktora, doktor unvanı |
| Sie hat ihren Doktor in Chemie gemacht.Kimyada doktorasını yaptı.Hekim der Arzt, die Ärztin: Ich gehe zum Arzt. Konuşmada zum Doktor gehen de denir, ama formlarda ve resmî yazıda Arzt yazar. Dr. bir unvandır: Doktora yapan herkes onu taşır, hekim olmasa bile. | |||
| kasa (para saklanan çelik dolap) | der Tresor | die Kasse | ödeme yeri, kasa; kısaca hastalık sigortası |
| An der Kasse ist heute eine lange Schlange.Bugün kasada uzun bir kuyruk var.Çelik kasa der Tresor ya da der Safe. Sağlık sigortası için de kısaca die Kasse denir: Das zahlt die Kasse. „Bunu sigorta öder.“ | |||
| şalter (sigorta kutusundaki) | die Sicherung | der Schalter | gişe; elektrik düğmesi |
| Die Fahrkarten bekommst du am Schalter neben dem Eingang.Biletleri girişin yanındaki gişeden alırsın.Türkçe bu kelimeyi Almancadan almıştır. Ama „şalter attı“ Almancada Die Sicherung ist rausgeflogen. olur; sigorta kutusu der Sicherungskasten. Işık düğmesi ise gerçekten der Lichtschalter. | |||
| moral (ruh hâli) | die Laune; die Stimmung | die Moral | ahlak; bir hikâyeden çıkan ders |
| Und die Moral von der Geschichte: Ehrlich währt am längsten.Hikâyeden çıkan ders şu: Doğruluk her zaman kazanır.„Moralim bozuk“ Almancada Ich habe schlechte Laune. Bir takımın ya da bir grubun savaşma isteği için die Moral da kullanılır, ama tek bir kişinin keyfi için kullanılmaz. | |||
| kampanya (mağazadaki indirim) | das Sonderangebot; die Rabattaktion | die Kampagne | siyasi, reklam ya da bilinçlendirme kampanyası |
| Die Stadt startet eine Kampagne gegen das Rauchen.Belediye sigaraya karşı bir kampanya başlatıyor.Mağazadaki indirim kampanyası die Rabattaktion ya da das Sonderangebot; broşürlerde en sık Aktion yazar. | |||
| etiket (ürünün üstündeki) | das Etikett | die Etikette | görgü kuralları |
| Bei einem Geschäftsessen ist die Etikette wichtig.İş yemeğinde görgü kuralları önemlidir.Fark sondaki -e ve artikelde: ürünün üstündeki etiket das Etikett, fiyat etiketi das Preisschild. die Etikette nasıl davranılacağını söyler. | |||
| vitrin (mağazanın) | das Schaufenster | die Vitrine | camlı dolap, camekân |
| Das alte Porzellan steht in der Vitrine im Wohnzimmer.Eski porselenler oturma odasındaki camlı dolapta duruyor.Mağazanın sokağa bakan vitrini das Schaufenster; vitrin gezmek einen Schaufensterbummel machen. Müzedeki ya da evdeki camlı dolap die Vitrine. | |||
| şoför (otobüs, taksi) | der Fahrer; der Busfahrer | der Chauffeur | özel şoför (bir kişinin ya da makamın) |
| Der Minister kam mit seinem Chauffeur.Bakan özel şoförüyle geldi.Otobüs şoförü der Busfahrer, taksi şoförü der Taxifahrer. Mesleğin genel adı der Fahrer, die Fahrerin. | |||
| kriz (kalp krizi) | der Herzinfarkt | die Krise | ekonomik ya da siyasi kriz, bunalım |
| Wegen der Krise haben viele Firmen Leute entlassen.Kriz yüzünden birçok firma işçi çıkardı.Kalp krizi der Herzinfarkt. Ani bir nöbet için Almanca der Anfall der: der Asthmaanfall. Ekonomik kriz ise gerçekten die Krise. | |||
| klinik (muayenehane, diş kliniği) | die Praxis | die Klinik | hastane (çoğu zaman uzmanlık hastanesi) |
| Nach dem Unfall wurde sie in eine Klinik gebracht.Kazadan sonra bir hastaneye götürüldü.Bir hekimin muayenehanesi die Praxis: die Zahnarztpraxis, die Hausarztpraxis. die Klinikyatarak tedavi edilen bir hastanedirdas Krankenhausile hemen hemen aynıdır | |||
| ambulans | der Rettungswagen; der Krankenwagen | die Ambulanz | hastanenin ayakta tedavi bölümü, poliklinik |
| Mit dem verletzten Finger bin ich in die Ambulanz gegangen.Yaralı parmağımla hastanenin polikliniğine gittim.Acil durumda gelen araç der Rettungswagen, gündelik dilde der Krankenwagen; numarası 112. die Ambulanz hastanede yatmadan tedavi edildiğin bölümdür. | |||
| operasyon (polis operasyonu) | die Razzia; der Polizeieinsatz | die Operation | ameliyat |
| Nach der Operation muss er zwei Wochen im Krankenhaus bleiben.Ameliyattan sonra iki hafta hastanede kalması gerekiyor.Polis operasyonu die Razzia ya da der Polizeieinsatz. die Operation gündelik dilde neredeyse her zaman ameliyattır; kısaca die OP. | |||
| atölye (tamirci, marangoz) | die Werkstatt | das Atelier | ressam ya da fotoğrafçı atölyesi |
| Die Malerin arbeitet in einem hellen Atelier unter dem Dach.Ressam çatı katındaki aydınlık bir atölyede çalışıyor.Tamircinin, marangozun atölyesi die Werkstatt; araba tamircisi die Autowerkstatt. das Atelier bir sanatçının çalıştığı yerdir. | |||
| şurup (öksürük şurubu) | der Hustensaft | der Sirup | meyve ya da şeker şurubu |
| Für die Kinder mischen wir Sirup ins Wasser.Çocuklar için suya şurup katıyoruz.Öksürük şurubu eczanede çoğunlukla der Hustensaft; der Hustensirup da duyulur. Tek başına der Sirup ise mutfaktaki tatlı şuruptur. | |||
| kanepe (oturma odasındaki) | das Sofa; die Couch | das Kanapee | üstü süslü küçük ekmek dilimi; eskimiş: koltuk |
| Zum Empfang gab es Sekt und kleine Kanapees.Resepsiyonda köpüklü şarap ve küçük kanepeler vardı.Oturma odasındaki kanepe das Sofa ya da die Couch. das Kanapee bu anlamda eski moda duyulur. | |||
| prosedür (resmî işlem) | das Verfahren | die Prozedur | zahmetli, uzun süren uğraş |
| Die Anmeldung war eine lange Prozedur.Kayıt uzun bir uğraştı.Resmî işlem das Verfahren, işin nasıl yürüdüğü der Ablauf. die Prozedur genellikle can sıkıcı, uzun bir uğraşı anlatır. | |||