Yanıltıcı kelimeler: İngilizce–Türkçe
Türkçeden tanıdık gelen ama başka bir anlama gelen 57 kelime. Bu liste alışılmış listelerin tersine kurulmuş: Solda söylemek istediğin şey, yanında bunun İngilizcesi — tuzak ancak ondan sonra geliyor. Bir kelimenin sadece ne olmadığını bilen, konuşmanın ortasında yine ne diyeceğini bilemez.
Aynı kelime, başka anlam
Bu kelimeler İngilizcede var, ama Türkçe konuşanın onlarla söylemek istediğini söylemezler.
| Demek istediğin | İngilizcesi | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| şu anki, güncel | current | actual | gerçek, asıl |
| The actual cost was much higher than the price on the website.Gerçek maliyet web sitesindeki fiyattan çok daha yüksekti.„aktüel“ demek istiyorsan current ya da at the moment. actually da „aslında“ demektir, „şu anda“ değil. | |||
| sempatik, sevimli | likeable, nice | sympathetic | anlayışlı, derdini paylaşan |
| She was very sympathetic when I told her about the accident.Ona kazayı anlattığımda çok anlayışlıydı.„Çok sempatik biri“ He is really nice ya da She is very likeabledir. | |||
| ekonomik, ucuz | cheap, economical | economic | ekonomiyle ilgili |
| The country is in an economic crisis.Ülke ekonomik bir kriz içinde.Az yakıt yakan bir araba economicaldır, ucuz bir ürün cheap ya da good value. | |||
| jest, ince bir davranış | gesture | jest | şaka |
| He said it in jest, but nobody laughed.Bunu şaka olarak söyledi, ama kimse gülmedi.„Güzel bir jestti“ It was a kind gesturedır. | |||
| tip (garip bir tip) | character, type | tip | bahşiş; ipucu; uç |
| We left a tip for the waiter.Garsona bahşiş bıraktık.„Tuhaf bir tip“ a strange character ya da gündelik dilde a weird guy. | |||
| flört (sevgili, birlikte olunan kişi) | boyfriend, girlfriend | flirt | kur yapan, flört eden kişi; kur yapmak |
| He is a terrible flirt and talks to everyone.Fena hâlde kur yapan biri, herkesle konuşuyor.„Flörtüm var“ I am seeing someone ya da I have a boyfriend / girlfriend. | |||
| kondisyon, form | fitness | condition | durum, hâl; koşul |
| The car is in good condition for its age.Araba yaşına göre iyi durumda.„Kondisyonum düştü“ I am not as fit as I wasdır. | |||
| magazin (ünlü haberleri) | gossip, celebrity news | magazine | dergi (her türlü) |
| I bought a magazine about gardening.Bahçecilik üzerine bir dergi aldım.Magazin basını the tabloids ya da celebrity newstir. | |||
| spiker | newsreader, presenter | speaker | konuşmacı; hoparlör |
| The speaker at the conference talked for an hour.Konferanstaki konuşmacı bir saat konuştu. | |||
| motor (motosiklet) | motorbike | motor | motor (makinenin) |
| The boat has a small electric motor.Teknenin küçük bir elektrik motoru var.„Motora bindim“ I rode my motorbikedır. | |||
| far (araba) | headlight | far | uzak |
| The station is not far from here.İstasyon buraya uzak değil. | |||
| benzin | petrol | benzene | benzen (kimyasal madde) |
| Can we stop for petrol after the bridge?Köprüden sonra benzin almak için durabilir miyiz?Amerikancada gas. Benzin istasyonu petrol station. | |||
| servis (okul servisi, iş servisi) | shuttle bus, school bus | service | hizmet; servis (restoranda); bakım |
| The service in this restaurant is very slow.Bu restorandaki hizmet çok yavaş. | |||
| klip (müzik videosu) | music video | clip | kısa bir film parçası; mandal, klips |
| They showed a short clip from the new film.Yeni filmden kısa bir parça gösterdiler. | |||
| hostes | flight attendant | hostess | ev sahibesi (davette) |
| Our hostess served dinner at eight.Ev sahibemiz yemeği sekizde servis etti.Uçakta çalışan kişiye flight attendant denir; çoğulu cabin crew. | |||
| metro | the underground, the tube | metro | bazı şehirlerde metro; çoğu zaman bir gazete adı |
| We took the underground to the museum.Müzeye metroyla gittik.Londra’da the Tube, New York’ta the subway. metro bazı şehirlerde de doğrudur — Paris, Newcastle. | |||
Ev, giyim, alışveriş
Evde, dolapta ve markette Türkçeye yerleşmiş kelimeler — ve İngilizcede onların gerçek adları.
| Demek istediğin | İngilizcesi | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| apartman (bina) | block of flats | apartment | daire (Amerikancada) |
| They rent a two-room apartment in Chicago.Chicago’da iki odalı bir daire kiralıyorlar.İngiliz İngilizcesinde daire flat, bütün bina block of flatsdır. | |||
| site (konut sitesi) | housing complex, gated community | site | arsa, şantiye; web sitesi |
| Visitors must wear a helmet on the building site.Şantiyede ziyaretçilerin kask takması zorunlu. | |||
| market (bakkal, küçük süpermarket) | supermarket, corner shop | market | açık pazar, pazar yeri |
| There is a farmers’ market in the square on Saturdays.Cumartesileri meydanda bir üretici pazarı kuruluyor.„Markete gidiyorum“ I am going to the shop ya da to the supermarket. | |||
| kanepe | sofa | canapé | kanape (kokteyl yiyeceği) |
| They served canapés before the speeches.Konuşmalardan önce kanape ikram ettiler. | |||
| komodin | bedside table | commode | eskiden: çekmeceli dolap; bugün çoğu zaman taşınabilir tuvalet sandalyesi |
| My phone is on the bedside table.Telefonum komodinin üstünde.commode bugün çoğu insana hastane sandalyesini düşündürür — mobilya için kullanma. | |||
| klima | air conditioning | climate | iklim |
| The climate here is mild in winter.Burada iklim kışın ılımandır.„Klimayı aç“ Turn on the air conditioning, kısaca the AC. | |||
| priz | socket | prize | ödül |
| She won first prize in the competition.Yarışmada birincilik ödülünü kazandı.Amerikancada outlet. Fişe plug denir. | |||
| ampul | light bulb | ampoule | ampul (ilaç için küçük cam tüp) |
| The nurse opened a small ampoule.Hemşire küçük bir ampulü açtı. | |||
| lavabo | washbasin, sink | lavatory | tuvalet (resmî) |
| The lavatory is at the back of the plane.Tuvalet uçağın arka tarafında. | |||
| kot (pantolon) | jeans | cot | bebek karyolası |
| The baby is asleep in her cot.Bebek karyolasında uyuyor.jeans hep çoğuldur: my jeans are, a pair of jeans. | |||
| tayt | leggings | tight | dar, sıkı |
| These shoes are too tight.Bu ayakkabılar çok dar.Ayaklı ince çorap-pantolon tightsdır — tight ise yalnızca „dar“. | |||
| mayo | swimsuit, swimming costume | mayo | mayonez (gündelik dil) |
| Do you want mayo on your sandwich?Sandviçine mayonez ister misin?Erkek mayosu swimming trunksdır. | |||
| mont | coat, jacket | mount | dağ (adlarda); binmek, yükselmek |
| Mount Everest is the highest mountain in the world.Everest Dağı dünyanın en yüksek dağıdır. | |||
| jöle (saç için) | hair gel | jelly | jöle (tatlı); Amerikancada reçel |
| The children had jelly and ice cream.Çocuklar jöle ve dondurma yedi. | |||
| cips | crisps | chips | patates kızartması (İngilizcede) |
| We had fish and chips by the sea.Deniz kenarında balık ve patates kızartması yedik.Amerikancada ise tam tersi: chips cips, patates kızartması fries. | |||
| pasta (doğum günü pastası) | cake | pasta | makarna |
| We had pasta with tomato sauce.Domates soslu makarna yedik. | |||
| tost | toasted sandwich, toastie | toast | kızarmış ekmek |
| I had toast and butter for breakfast.Kahvaltıda tereyağlı kızarmış ekmek yedim.Peynirli bir tost a cheese toastie ya da a toasted cheese sandwichdır. | |||
| soda (maden suyu) | sparkling water | soda | Amerikancada: gazlı tatlı içecek |
| He drinks too much soda.Çok fazla gazlı içecek içiyor. | |||
| etiket (fiyat etiketi) | label, price tag | etiquette | görgü kuralları |
| Etiquette says you should not phone after ten.Görgü kurallarına göre ondan sonra telefon edilmez. | |||
| kampanya (indirim) | special offer, sale | campaign | kampanya (siyasi, reklam) |
| The election campaign starts next month.Seçim kampanyası gelecek ay başlıyor.„Kampanyada“ on special offer ya da on saledır. | |||
| promosyon (bedava hediye) | free gift | promotion | terfi; tanıtım |
| She got a promotion after two years.İki yıl sonra terfi aldı. | |||
| pansiyon | guesthouse, B&B | pension | emekli maaşı |
| My grandfather lives on a small pension.Dedem küçük bir emekli maaşıyla geçiniyor. | |||
| galeri (oto galeri) | car dealership | gallery | sanat galerisi; balkon (tiyatroda) |
| The gallery has a new exhibition.Galerinin yeni bir sergisi var. | |||
| kredi (banka kredisi) | loan | credit | kredi; itibar; alacak |
| You can buy it on credit and pay later.Onu krediyle alıp sonra ödeyebilirsin.„Kredi çektim“ I took out a loandır. credit tek başına çoğu zaman „veresiye“ ya da „alacak“ anlamındadır. | |||
İş, okul ve sağlık
İş yerinde, okulda ve doktorda en çok karışıklık çıkaran kelimeler.
| Demek istediğin | İngilizcesi | Bunu değil | Çünkü bunun anlamı |
|---|---|---|---|
| patron | boss | patron | destekçi, hami; müşteri (resmî) |
| The museum thanked its patrons for their support.Müze destekçilerine yardımları için teşekkür etti. | |||
| şef (iş yerinde amir) | boss, manager | chef | aşçıbaşı, aşçı |
| The chef came out to talk to the guests.Aşçı misafirlerle konuşmak için dışarı çıktı. | |||
| eleman (çalışan) | employee, member of staff | element | öğe, unsur; element |
| Trust is an important element of any team.Güven her takımın önemli bir unsurudur. | |||
| staj | internship, work placement | stage | sahne; aşama |
| At this stage we cannot say more.Bu aşamada daha fazlasını söyleyemeyiz. | |||
| prim (maaşa ek) | bonus | premium | sigorta primi; ek ücret |
| The insurance premium goes up every year.Sigorta primi her yıl artıyor. | |||
| rapor (doktor raporu) | sick note, doctor’s note | report | rapor (yazılı değerlendirme) |
| The report is due on Friday.Raporun teslimi cuma.„Raporluyum“ I am off sick ya da I have a sick note. | |||
| ajanda (defter) | diary, planner | agenda | gündem (toplantının) |
| The first point on the agenda is the budget.Gündemin ilk maddesi bütçe. | |||
| kompozisyon (okulda yazı) | essay | composition | beste; düzen, bileşim |
| The composition of the team has changed.Takımın bileşimi değişti. | |||
| kolej (özel okul) | private school | college | üniversite; meslek yüksekokulu |
| She is studying history at college.Üniversitede tarih okuyor. | |||
| lisans (üniversite) | bachelor’s degree | licence | izin belgesi, ruhsat; ehliyet |
| You need a licence to sell alcohol.Alkol satmak için ruhsat gerekir.„Lisans mezunuyum“ I have a bachelor’s degreedır. | |||
| konferans (ders, konuşma) | lecture, talk | conference | kongre, büyük toplantı |
| Doctors from twenty countries came to the conference.Kongreye yirmi ülkeden doktor geldi. | |||
| şifre | password | cipher | şifre (gizli yazı) |
| Enter your password to log in.Giriş yapmak için şifreni gir.Kart şifresi PINdir. | |||
| reçete | prescription | receipt | fiş, makbuz |
| Keep the receipt in case you want to return it.İade etmek istersen diye fişi sakla.İki kelime birbirine benzer ama ilaç için her zaman prescription. receipt kelimesinde p okunmaz. | |||
| tansiyon | blood pressure | tension | gerginlik |
| You could feel the tension in the room.Odadaki gerginlik hissediliyordu.„Tansiyonum yüksek“ I have high blood pressuredır. | |||
| grip | flu | grip | kavrayış, tutuş |
| Keep a firm grip on the rope.Halatı sıkıca tut. | |||
| kontrol (doktor kontrolü) | check-up | control | kontrol, yönetim, hâkimiyet |
| The driver lost control of the car.Sürücü aracın kontrolünü kaybetti. | |||
| serum (damardan) | drip | serum | serum (kan sıvısı; aşı) |
| He was on a drip for two days.İki gün serumda kaldı.Tıpta serum da vardır, ama hastanede damara takılan şey a driptir. | |||